7 Haziran Dünya Gıda Güvenliği
Günü, güvenilir, sağlıklı ve yeterli gıdaya erişimin insanlığın ortak geleceği
açısından taşıdığı yaşamsal önemi hatırlatmak amacıyla Birleşmiş Milletler
Genel Kurulu tarafından 2018 yılında ilan edilmiş, ilk kez 2019 yılında
kutlanmaya başlanmıştır. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) ile
Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) ortak çalışmaları doğrultusunda kabul edilen bu
gün, yalnızca gıdaların sağlık açısından güvenli olmasına dikkat çekmek için
değil, aynı zamanda üretimden tüketime kadar uzanan tüm süreçlerin toplum
yararına yeniden değerlendirilmesi için de önemli bir adım olarak ortaya
çıkmıştır.
Bugün dünya nüfusunun önemli bir
bölümü yeterli ve sağlıklı gıdaya erişememektedir. Bir yandan açlık ve yetersiz
beslenme sürerken diğer yandan tarımsal üretim süreçleri giderek daha fazla
şirketleşmekte, doğal kaynaklar sermayenin kullanımına açılmakta ve gıdanın
kamusal niteliği aşındırılmaktadır. Gıda güvenliği yalnızca soframıza gelen
ürünlerin sağlıklı olmasıyla sınırlı değildir. Gıda güvenliği; toprağın, suyun,
tohumun, ormanın, meranın ve üreticinin korunmasını da içeren bütünlüklü bir
yaklaşımdır.
Gıda güvenliğinin temelinde
sürdürülebilir ve yerel üretim anlayışı bulunmaktadır. Son yıllarda tarım
politikalarında büyük ölçekli ve endüstriyel üretim modelleri teşvik
edilmiştir. Bu model ilk bakışta yüksek üretim miktarları yaratıyor gibi
görünse de uzun vadede biyolojik çeşitliliği azaltmakta, toprağı yormakta, su
kaynaklarını tüketmekte ve üreticiyi birkaç büyük şirketin kontrolüne mahkum
etmektedir. Buna karşılık yerinde ve yaygın üretim modeli, üretimin farklı
bölgelerde, lokal koşullara uygun biçimde gerçekleştirilmesini sağlayarak hem
ekolojik dengeyi korumakta hem de gıda güvenliğini güçlendirmektedir.
Yerel üretim aynı zamanda ulaşım
maliyetlerini azaltır, karbon salımını düşürür ve ürünlerin tüketiciye daha
kısa sürede ulaşmasını sağlar. Böylece hem üretici hem tüketici korunur.
Tarımsal üretimin belirli merkezlerde yoğunlaşması ise iklim krizleri, doğal
afetler ve ekonomik dalgalanmalar karşısında kırılganlığı artırmaktadır. Gıda
güvenliğinin sağlanması için üretimin ülke sathına yayılması, küçük
üreticilerin desteklenmesi ve üretimde dayanışmacı modellerin geliştirilmesi
büyük önem taşımaktadır.
Gıda güvenliğinin en önemli
unsurlarından biri de tohumdur. Binlerce yıllık tarımsal birikimin sonucu olan
yerli tohumlar, bulundukları coğrafyanın iklimine, toprağına ve ekolojik
koşullarına uyum sağlamış genetik miraslardır. Patentli ve şirket denetimindeki
tohumlar ise üreticiyi her yıl yeniden satın almaya zorlamakta, yapay
takviyeleri mecbur kılmakta, biyolojik çeşitliliği azaltmakta ve tarımsal
bağımlılığı derinleştirmektedir. Yerli tohumların korunması yalnızca kültürel
bir mesele değil, aynı zamanda gıda güvenliğinin stratejik bir unsurudur.
Tohum üzerindeki tekelleşme, gıda
zincirinin tamamının birkaç uluslararası şirketin kontrolüne geçmesine yol
açabilmektedir. Oysa yerel tohumların korunması ve yaygınlaştırılması,
üreticilerin bağımsızlığını güçlendirdiği gibi iklim krizine karşı dayanıklılığı
da artırmaktadır. Kuraklık, hastalık ve zararlılar karşısında yerel çeşitlerin
sunduğu genetik zenginlik geleceğin gıda sistemleri açısından vazgeçilmezdir.
Tarımda yoğun biçimde kullanılan
kimyasal gübreler ve tarım ilaçları da gıda güvenliği açısından ciddi riskler
yaratmaktadır. Kısa vadede verim artışı sağladığı iddia edilen bu girdiler,
uzun vadede toprağın doğal yapısını bozmakta, yer altı ve yer üstü su
kaynaklarını kirletmekte, biyolojik çeşitliliği azaltmakta ve insan sağlığını
tehdit etmektedir. Pestisit kalıntıları yalnızca üretim alanlarında çalışan
emekçileri değil, aynı zamanda tüketicileri de doğrudan etkilemektedir.
Toprak canlılığının azalması,
arıların ve diğer tozlayıcı canlıların yok olması, tarımsal üretimin geleceğini
tehlikeye atmaktadır. Bu nedenle agroekolojik üretim yöntemlerinin
yaygınlaştırılması, kimyasal girdilere bağımlılığın azaltılması ve kamusal denetimin
güçlendirilmesi gerekmektedir. Sağlıklı gıdanın yolu sağlıklı topraklardan
geçmektedir.
Gıda güvenliğini tehdit eden bir
diğer önemli unsur ise tarım alanlarının ve ormanların madencilik, enerji ve
rant projelerine açılmasıdır. Son yıllarda maden sahaları, JES ve HES
projeleri, taş ocakları ve çeşitli enerji yatırımları nedeniyle çok sayıda
tarım alanı, mera ve orman ekosistemi tahrip edilmektedir. Bu projeler yalnızca
doğayı değil, aynı zamanda gıda üretiminin temel kaynaklarını da yok
etmektedir. Toprağın, suyun ve ormanların tahribi; üretim kapasitesinin
azalmasına, kırsal nüfusun yerinden edilmesine ve gıda arzının daralmasına
neden olmaktadır. Gıda güvenliğinin sağlanabilmesi için üretim alanlarının
korunması zorunludur. Bir ülkenin tarım arazilerini kaybetmesi, gelecekte gıda
bağımsızlığını da kaybetmesi anlamına gelmektedir.
Gıda güvenliği ile yaşam hakkı
arasında doğrudan ve koparılamaz bir ilişki bulunmaktadır. Sağlıklı, yeterli ve
güvenilir gıdaya erişim temel bir insan hakkıdır. İnsanların yaşamlarını
sürdürebilmeleri için gerekli olan gıdanın piyasa koşullarına terk edilmesi,
yaşam hakkının da piyasa koşullarına terk edilmesi anlamına gelmektedir. Bu
nedenle gıda güvenliği yalnızca teknik bir konu değil, aynı zamanda sosyal
adalet, insan hakları ve demokrasi meselesidir.
Bu noktada gıda güvenliği ile
gıda egemenliği kavramları arasındaki ilişki önem kazanmaktadır. Gıda güvenliği
insanların yeterli gıdaya erişimini ifade ederken, gıda egemenliği toplumların
neyi, nasıl ve kim için üreteceğine karar verebilme hakkını savunmaktadır.
Üreticilerin tohum üzerinde söz sahibi olması, doğal kaynakların korunması ve
tarım politikalarının şirketlerin değil halkın ihtiyaçlarına göre belirlenmesi
gıda egemenliğinin temel ilkeleridir.
Bugün yalnızca gıdanın güvenli
olması değil, aynı zamanda herkes tarafından erişilebilir olması da büyük bir
sorun haline gelmiştir. Bu yüzden gıdanın güvencesi meselesi de gıda güvenliği
içerisinde ele almamızı gerektiren bir noktadır. Yüksek enflasyon, gelir
dağılımındaki adaletsizlik ve tarımsal üretimde yaşanan sorunlar nedeniyle
emekçilerin önemli bir bölümü sağlıklı gıdaya ulaşmakta güçlük çekmektedir.
Gıda fiyatlarının sürekli artması, milyonlarca insanı daha ucuz fakat besin değeri
düşük ürünlere yöneltmektedir. Bu durum halk sağlığını tehdit ettiği gibi
toplumsal eşitsizlikleri de derinleştirmektedir.
TARIM ORKAM-SEN için gıda
güvenliği meselesi yalnızca bir tüketici sorunu değildir. Bu konu aynı zamanda
tarım ve ormancılık hizmetlerinde çalışan emekçilerin, üreticilerin, köylülerin
ve doğal olarak tüm toplumun ortak mücadelesidir. Doğal varlıkların korunması,
kamusal tarım politikalarının güçlendirilmesi, yerli tohumların yaşatılması,
küçük üreticilerin desteklenmesi ve sağlıklı gıdaya erişim hakkının savunulması
sendikal mücadelemizin ayrılmaz parçalarıdır.
Emek mücadelesi ile ekolojik
mücadele birbirinden ayrı düşünülemez. Doğanın talanı ile emeğin sömürüsü aynı
politikaların sonucudur. Toprakların şirketlere devredildiği, ormanların maden
projelerine açıldığı, suyun ticarileştirildiği bir düzende hem doğa hem de
emekçiler kaybetmektedir. Buna karşılık kamusal yararı esas alan, ekolojik
dengeyi gözeten ve üreticiyi merkeze koyan politikalar hem gıda güvenliğini hem
de toplumsal refahı güçlendirecektir.
7 Haziran Dünya Gıda Güvenliği Günü vesilesiyle bir kez daha vurguluyoruz: Gıda güvenliği yalnızca bugünün değil, gelecek kuşakların da meselesidir. Sağlıklı gıda için sağlıklı ekosistemlere, sağlıklı ekosistemler için ise kamucu, demokratik ve ekolojik politikalara ihtiyaç vardır. TARIM ORKAM-SEN olarak yaşamı, emeği, doğayı ve halkın sağlıklı gıdaya erişim hakkını savunmaya; gıda güvenliğini gıda egemenliği perspektifiyle birlikte ele almaya ve bu mücadeleyi büyütmeye devam edeceğiz!
13-09-2024